
Bugünlerde not düşer oldum kağıtlara… Yazmadan edemez nefes
alamaz oldum. Ekmek su gibi bir şey oldu artık. Açlıktan ölmeyiz de ya
susuzluktan? Yazmazsam ölürüm diye korkmaktayım inceden… Ufak bir sızı ile
başladı en başta artçı depremler şeklinde devam etti. Gün geçtikçe büyüyordu
içimde ki yazma hırsı. Artık yazmalıydım.
İşte yazıyorum ya da ben öyle zannediyorum ama çabalıyorum.
İçimde ki sese kulak verip ya hiç denemek istemeseydim ? Üzgünüm yazmış
bulundum. Kalın kitapların arasından seyretmeye doyamıyorum hayatı. Üzerimde ki
ağırlığın farkına varmış bulunmaktayım. Ne de çok kitap besliyormuşum
içerimde. Üstadlar ne de güzel içlerini
döküyordu öyle kağıtlara. Bir bakmışsın yerdeler bir bakmışsın gökdeler. Bazen
atlıkarıncanın üzerinde savaşıyorlar bazen bir nehirde boğuluyorlar. Bazıları
zamanı durduruyor içinde adeta yüzüyorlar. Biraz kafalarını kaldırsalar
boğulacaklar ama boğulmuyorlar. Öyle bir düzendeler ki artık farklı boyutlarda
yaşamanın sırlarını ellerinde tutuyorlar.
- “Üstadım bu yazıya
devam etmelimiyim?”
Üstad cevap verir...
- “Bizi mi
çekiştiriyorsun. Özendiğin şey tam olarak bumu?”
Evet dermişçesine kafamı sallıyorum…
- “Yaz o halde!”
- “ Biraz zaman?” diyordum..
- “Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanları
değil armutları olgunlaştırır.” Diye cevap veriyordu Peyami Safa.
Armut muydum acaba?
Nasıl yaşayacaktım ki ben tüm bunları? Nasıl tecrübe kazanacaktım ki?
Uzaklarda aramakla büyük bir yanlışın içinde miydim? Yoksa şu an “yaşlanarak
değil yaşayarak tecrübe kazanılır” sözüne icabet mi ediyordum farkında olmadan…
Sustunuz sevgili Peyami Safa bu satırın sonu gelmiyor bende… uzaktan bağırıyor
İbrahim ağabey.
- “ Bir sandalye çektim zor günlerin altına”
Sanırım bir sandalye çekip biraz düşünme zamanı… Zor
zamanların altına ?