takım elbiseli herif tabancasını kalbime dayamıştı. diğeri, üzerinde
zincirli, çivili, asma kilitli siyah deri mont olan goril ise sağ
şakağıma.
gündoğumunun mübarek aydınlığı, katillerimin cilalı suratlarındaki
uğursuzluğa kâr etmiyordu.
ölmek istemiyorum, dünyanın berbatlığına üç günde alıştım.
hırıltılı çakal sesleriyle, son kez, formalite icabı soruyorlar: “çanta nerde?”
[aziz okuyucu, çantanın nerede olduğunu vallahi bilmiyorum.]
kilometrelerce koştum, peşimi bırakmadılar. enselendim. onların öldürme arzusu,
benim yaşama azmime galip geldi.
bahattin
karatempo’nun adamları beni vurmak için sabırsızlanıyorlar: kalbime ve
şakağıma dayalı namlulardan, tetikte gerilen parmaklarını hissediyorum;
onlar da benim kalp atışlarımı, nabzımı duyuyorlar.
yutkunuyorum.
vjınk!!!
deri montlu, sol omzundan belinin sağına doğru çaprazlama ikiye bölünüyor! toy caninin
ani ve acıklı sonu.
fhiyzt!
iki dirhem bir çekirdek tetikçinin kellesi uçuyor! gövdesi olduğu yerde
duruyor, tabancası hâlâ kalbimi işaret ediyor. uçan kelleden geriye
kalan boşlukta sakallı bir beyefendinin yüzü beliriyor. haddinden fazla
uzayan 2, bilemedin 3 saniye sonra, takım elbiseli gövde devriliyor.
elinde
kocaman, kanlı bir kılıç, gözlerinde şimşek ışıklarıyla bana bakan
adamı inceliyorum. acaba, bahattin karatempo’dan daha güçlü bir hasmım
mı var? düşmanının düşmanının dostluğuna tenezzül etmeyecek denli müthiş
biri?
hayatım, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçemiyor, çünkü hafızam yanmış bir sinema kadar boş.
kılıç, tabancadan daha korkutucu. dizlerim titriyor, kalbim patlayacak gibi,
keçileri kaçırmak üzereyim!..
***
“iyi
misin evlat?” diye hatırımı sordu. kanlı kılıcı, cesedin ceketine
silerek temizledikten sonra mağrur bir ifadeyle etrafa bakınıp kınına
soktu.
gözleri demli bir okyanus gibi sakin.
kurtarıcımın uzun giysisi kılıcı kamufle ediyordu.
“i-i-i-iyiyim!” içimde bir laboratuar havaya uçmuş gibi hissediyordum.
“kendine mukayyet ol” dedi ve sırtını dönüp gitti.
“bir dakika!” ardından yetiştim. “efendim, kimsiniz siz?”
başını çevirdi, bir an yüzümü inceledi: “hamza.”
“hamza?”
“muhammed’in amcasıyım.”
“muhammed?”
“islam peygamberini tanımıyor musun?”
“islam
mı? beni mazur görün lütfen, 11 gün önce kafatasıma bir mermi saplandı
da…” işaretparmağımla alnımın bantlanmış sağ üst kısmını gösterdim
“hafızamı kaybettim. hayatta kalmam için gereken bilgiyi bile içeride
bulamıyorum.”
“gel benimle.” birlikte yürümeye koyulduk.
nazlı nazlı ilerleyen bir devriye arabasının içinden polisler bizi kesiyordu.
hamza bey’in arkasına saklanarak yüzümü gizledim.
kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçtik. çimlere basarak ilerledik.
derviş’in yeri adlı çay bahçesinde oturduk.
“bismillahirrahmanirrahim. adını bağışlar mısın evlat?”
“zahir zayi”
“komik bir ismin varmış.”
“yo, bu benim gerçek adım değil. romanlarımda kullandığım bir müstear.”
“roman derken?”
aceleyle
açıkladım: “kızları ağlatmaya, erkekleri güldürmeye yarayan bir kitap.
romanlarım hakkında bir fikrim yok. galiba işinin ehli yazar, uydurma
bir ad ve benim bedenimi kullanıyor. fakat zahir zayi uydurma bir isimse
ben kimim?.. kaçırılmışım. üzerimde kimlik yok. basında yayınlanan
fotoğraflarda benim yüzüm var. gerçek adımı kimse bilmiyor. adresim
belli değil. komadan uyandığım anda polisler tarafından hastaneden
alınıp zırhlı bir araca bindirildim. sonra gangsterler yolumuzu kesip
beni kaçırdılar: başlarında, bahattin karatempo diye bir kaçık vardı.
akşamdan sabaha kadar işkence ettiler. bu olay iki gün önce oldu.
söylediklerine göre birlikte banka soymuşuz. bir yazar banka soyar mı?
size mantıklı geliyor mu? üstelik, paraları suç ortaklarımdan da
çalmışım! daha da acayibi, onları soyduğumu, beni vurduktan sonra fark
etmişler!.. ellerinden şans eseri kurtuldum. pek öyle de sayılmaz gerçi,
fakat detaylara girip başınızı ağrıtmayayım. şimdi polis de harıl harıl
beni arıyor. aslan kral denen depresif komiser ikide bir televizyona
çıkıp hakkımda konuşuyor. iki gündür sedef hedef diye bir kadının evinde
saklanıyorum. doğradığınız haydutlardan deri montlu olan var ya, onun
ağabeyi timur tümör kemiklerimi öğütmek üzereyken, sedef hanım beni önce
motosikletiyle kurtardı, sonra helikopterle kaçırdı. meğer kitaplarımı
pek severmiş. bana haddinden fazla iyi davrandı. adlarını ve sayısını
bilmesem de romanlarım epey esaslı herhalde, ben de merak ettim. güneş
doğmadan önce, fırından ekmek almak için çıkmıştım. adamlar beni buldu.
sonra siz geldiniz…”
hamza bey alnını kırıştırmıştı. sözlerimi ibretli buluyordu sanki. “fesuphanallah…”
garson geldi: “hayırlı sabahlar. ne arzu ederdiniz?”
hamza bey: “iki kahve alalım biz.”
garson gidince, hamza bey nazikçe mırıldandı: “demek islam’ı da unuttun?
“maalesef.”
hazret-i
hamza bana islam’la ilgili temel bilgileri anlattı. yeğeniyle gurur
duyuyordu. mekke’deki direnişi; zenginlerin önce öfkeye, sonra paniğe
kapılışını; çatışmaları anlattı. hz. ebu bekir’in alicenaplığından, hz.
ali’nin cengaverliğinden ve diğer bazı dostlarının ilginç yönlerinden
bahsetti. hz. ömer, canını almak üzere peygamberin evine gitmiş ve orada
şahadet getirerek islam’a girmiş. hz. hamza, bedir gazvesi’nde şeybe,
utbe adlı iki kardeşi öldürmüş… hicret’ten, medine’deki kardeşlikten söz
etti. yakında müminler ve müşrikler arasında bir savaş daha olacakmış.
uhud dağı’nın eteklerindeki bu savaşta, hamza öldürülecek yani şehit
olacakmış. bunu öğrendiği için sevinçliydi. dahası, kendisini öldüren
kişi sonradan islam’ı kabul edecekmiş…
hayatımı kurtaran bu zaman
yolcusunun sözlerinin letafeti, kalbime ferahlık vermişti. doğru zamanda
doğru yerde bulunmanın hoşnutluğunu yaşıyordum.
meraklanmıştım: “peki 1400 yıl öncesinden bugüne, buraya nasıl geldiniz?”
“ibrahim kurban ve nuh tufan adında iki ihtiyar getirdi bizi buraya.”
“bizi mi? başkaları da mı var?”
“evet. nuayman, abdullah bin revaha ve musab bin umeyr, dördümüz geldik.”
“nasıl?”
“ibrahim kurban zaman – mekan makinesi icat etmiş. nuh bey’le
birlikte bizi ziyarete geldiler…”
“ne zaman icat etmişler makineyi? beni de 1 hafta öncesine götürseler ya?!”
“miladi 2033 yılında icat edilmiş makine. seni 1 hafta öncesine götürmeyi
kabul ederler tahminimce. hatırımı kırmazlar.”
“diğerleri nerdeler?”
“arkadaşlarım mı?”
“evet.”
“biz birbirimizi kaybettik.”
“öyle mi?! ne olacak şimdi?!”
“ikindi namazından sonra süleymaniye’nin karşısındaki kuru fasulyecide yemek yiyoruz.
orada buluruz birbirimizi.”
hz. hamza’yla kol kola girdik ve süleymaniye’nin yolunu tuttuk.
öğle ezanı okunmaya başladı.
“kâbe’ye yürürken bilal’le de böyle kolkola girmiştik” dedi.
“bilal mi?”
evet, şu duyduğun ezanı ilk okuyan kişi.
“bir şey rica edebilir miyim?”
“elbette, biz kardeşiz.”
“belki beni de yanınıza alırsınız,
efendimiz’in elini öpmeye gelirim, bilal’le, diğerleriyle tanışırım?..”
hz.
hamza’nın gözleri buğulandı: “muhammed’le tanışmak istiyorsun ha? iyi
de… makine 6 kişilik. nuh bey yolculukta bize eşlik etmeyecek olursa,
onun yerini alabilirsin.”
“inşallah… fakat önce sizden bir ricam var…”
“buyur genç dostum.”
derhal kelime-i şahadet getirip müslüman oldum.
murat menteş