Aylardan hep kasım, günlerden hep perşembe ve saatin de hep öğleden sonra üç olduğunu düşünün; ben Alper Kamu beş yıldır, yani doğduğum günden beri, işte böyle bir dünyada yaşıyorum.
Bendeniz yemek masasının altında hara-kiri yapmanın inceliklerine dair resimli bir kitabın sayfalarını çevirmekteyken sevgili validem her zamanki gibi çamaşır yıkıyor ve dışarıdan gelen seslere bakılırsa mahallenin kedileri de yakaladıkları bir kuşu parçalıyordu. Ortalama uğursuzlukta bir gündü anlayacağınız. Derken zil çaldı. Felaketlerin kokusunu alma konusunda dünyanın en yetenekli insanı olan annem çamaşır sepetini kenara fırlattığı gibi bir solukta kapıda bitti. Gelen babamdı. Hiç konuşmadan öylece duruyordu. Bir süre sessiz birbirlerine baktılar. Ben de olduğum yerden sessiz onlara baktım. Sonunda annem, “Abim?” dedi ve babam hıçkırıklara boğuldu. Evimize yaptığı ender ziyaretlerde, bana harçlık olarak her zaman tedavüldeki en büyük parayı vermesi hasebiyle az çok sempatimi kazanan Nebi Amcamın ölüm haberini işte böyle almıştım. Kim bilir, belki evimizi terk ettiği anda ilgili banknotu derhal anneme teslim etmem gerekmese ona derin bir sevgiyle bağlanmış dahi olabilirdim. Netice itibarıyla insanın varlıkların en yücesi olduğunu ben söylemedim, değil mi?