Hep suçluydu gidenler. Dönüp gidenler günah keçisiydi.İnsan
seviyorsa, gerçekten seviyorsa gitmemeliydi, gidemezdi. Öyle ya, seven
sevdiğini nasıl terk edebilirdi? Eğer bırakabiliyorsa, sevmiyor demekti.
Böyle öğretmişti bize postmodern şiirler.
Peki aşkının şiddetinden gidenler olamaz mıydı? Bu büyüklük altında
sevdiğinin ezilmesinden korkup kaçanlar yok muydu? Ya Mecnun çöle
vurmasaydı kendini, dağın taşın kaldıramadığı aşkını Leyla ne kadar
sırtlanabilirdi? Aşk, Mecnun’u yakarken Leyla’yı da yıkabilirdi. Çöle
attı kendini diye Mecnun’a sitem etme hakkına sahip olmadığını bilendi
Leyla. Mecnun’a da ancak böyle bir maşuk yakışırdı…
Gitti sanılırken aslında gelen değil miydi gerçek aşık? Aşka gelen.
Ve “Tüm gelmeler senden, tüm gitmeler sanadır aziz yar.” dememiş miydi
şair? Nasıl unutulabilirdi? Ama gerçek aşk unutulmuştu ki demek, gitmek
artık suç kabul edilir olmuştu. Gidenin nereye, neden gittiği
görülemiyordu. Gitmek ve gelmek sanırım birbirine karıştırılmıştı bu
çağda. Kavram karmaşaları yaşanılan, anlamların yitirildiği, kelimelerin
gerçek manalarından uzaklaştığı çağda aşk da hakiki manasından çok
uzaklardaydı. İnsanın tüm inanışlarını tersyüz eden bir devirde çoğunluk
ne derse doğru olan oydu ve işin garibi çoğunluk ne dediğini dahi
bilmiyordu. Gücü elinde bulunduranların dediği sorgusuz sualsiz kabul
edilmişti. Ve çoğunluk; gideni suçlu ilan etmişti.
Aşkın adını şehevî zevklere indirgemiş toplumda gerçek aşkı tadarak,
ilişki denilen basitlikten utanıp gidenler de vardı oysa. Kendini
anlayamayan biriyle yanmaya başlayan aşkını söndürmemek için aşkı ile
kendi arasında perde olana yüz çevirmek zorunda kalan, aşkın adını
kirletmekten kaçanlar vardı. Perdeyi değil, ardındakini seçenler… Ama
suçlanıyorlardı. Yakınında olursa, yücelerin yücesinden aşağıların
aşağısına ineceği için gitmiş olabileceği hiç kimsenin aklına
gelmiyordu. Oysa “giden” diye yaftalanarak hâkir görülürken, salt
aşkından gayrı ne varsa –bu, maşukunun teni de olsa- terk edip
kendindekine giden, çekirdeğin özüne inen değil miydi aşık?
Giden insan, bir şeylerin eksik olduğunu düşünüp gittiğinde, aslında
noksan olanın kendisi olduğunu unuttuğunu, kendinde tamamlanması gereken
şeyi bir başkasıyla değil, yine kendiyle tamamlaması gerektiğini belki
de bu gitmelerle öğrenmesi gerekiyordu.
…
Sevgilisinden ayrılma planı kuranı, sevgilisinden bir türlü
ayrılamayanı, sevgilisinden ayrılıp pişman olanı, sevgilisi kendinden
ayrılalı yıllar olsa da onu bir türlü unutamayanı… Çeşit çeşit insanlar
ve çeşit çeşit gitmeler vardı artık yeryüzünde. Bunların hepsi bir
perdeyi beğenmeyip başka bir perde almak için koşuşturup duran, perdeyi
açmak akıllarına bile gelmezken aşktan bahsetmeyi çok sevenlerdi.
Gidenin sitemi tüm bu ters yöne gidişlere olabilir miydi?
Gündüzü, gecesi ve rüyaları ayrı milyarlarca insan bu olay dizileri
içinde devinirken, o gidiyordu. Belki devinimden yorulmuştu. Belki
denizde, havada, toprakta ve toprağın altında milyarlarca tür hayvanın
ve milyarlarca tür bitkinin, iklim değişimlerinin, güneş sisteminin,
gezegen ve yıldız hareketlerinin kendi kalbindeki aşkın hürmetine var
olduklarını düşünerek aşkına gidiyordu. Belki de sadece perdeyi
kaldırıyordu.
Bunlar sadece şu an olanlar, bir de ilk insanın dünyaya ayak
basışından bu yana olagelenler vardı. Hep bir şeyler doğuyor, bir şeyler
olgunlaşarak büyüyor ve bir şeyler ölüp gidiyordu. Çark, tıkır tıkır
işliyordu aşk için. Ve çark döndükçe her şey dönüyordu, insan dahil. Her
şey, olması gerektiği gibi oluyordu.
Aslında ne gidende vardı suç, ne kalanda. İnsan gitse de kalsa da
unutmaması gereken, her şeyin olması gerektiği gibi olmaya devam
edeceğiydi. Ama insan nisyandan geliyordu, yani unutmaktan.
Nimet il nisyan; unutma nimeti, unuttuğunu hatırlamak için, kendini…
Unutmak bize bahşedilen bir nimetti, unutmamalıydı.
İnsan dünyaya “gitmek” için gelendi.
Mustafa Çolak