“Patronunuz Şeytan Bey’dir ve sizden de çok hoşlandığını söyleyebilirim.”
Neydi bu şimdi? şaka mı? “Öyle mi?” dedim bu manyakça oyuna bir tur ayak uydurmaya karar vererek. “Nereden biliyorsunuz?”
“Kendisi söyledi.”
Elimden geldiğince aptal gibi görünmemeye çalışarak gülümsedim.
“Ben kaçırmışım o kısmını.”
“Sizin hatanız değil. Telepatik olarak iletti düşüncelerini.”
“Evet anlıyorum,” diye kestirip attım, yeni işimi daha başlamadan
bırakmak zorunda kalmamak için. “Öyleyse kendisine teşekkürlerimi de
iletin.”
“Ona kendiniz de teşekkür edebilirsiniz,” dedi Tunçay Bey bıyık altından gülerek.
“Şeytan Bey görüşmenin başından beri burada, aramızda bulunuyor.”
Bardağına iki buz attıktan sonra pipetini uzun uzun emdi ve boş
bakışlarıma yanıt olarak, o kocaman işaret parmağıyla, masanın üzerinde
psikopatça beni kesmekte olan kara kediyi işaret etti.
Dünyanın, şahsına karşı kurulmuş bir komplo olduğuna inanan, genç ve
avare metin yazarı Musa… Onun, hayatın her alanına derin ve samimi bir
merakla yaklaşan,temiz kalpli ev arkadaşı Şaban… Diğer tarafta, gaddar
bir kedi tarafından yönetilen, birbirinden tuhaf çalışanlarıyla bir
reklam ajansı: Menekşe gözlü sanat yönetmeni Sanem, esmer ve seksi
sekreterler Mehtap ile Sevilay, durmaksızın ağlayan yaratıcı yönetmen
Çeşme, psişik-sismograf çaycı Ercan… Ve şöhretler: Tesla, Prens Charles,
Kaan Sezyum, Küçük Prens, Süpermen ve diğerleri… Özgün üslubuyla, ilk
kitabı Tatlı Rüyalar’dan itibaren geniş bir hayran kitlesi edinen
Alper Canıgüz’den yine eğlenceli, heyecanlı ve kışkırtıcı bir absürd macera…
Borges iie Kemalettin Tuğcu’nun aynı kişi olduğunu öğrendiğimde,
hayatla bundan daha korkunç bir gerçekle karşılaşamayacağımı
düşünmüştüm. Heyhat, ne kadar da yanılmışım.
Dünyanın şahsıma karşı kurulmuş bir komplo olduğuna dair inancımın en
güçlü dönemleriydi, işsizdim, güçsüzdüm, çok fazla içki tüketiyordum ve
galiba yapayalnızdım. Yine de birileri vardı tabii hâlâ. Mesela Şaban. O
vardı, tik önce asker arkadaşımdı. Ayın bölükteydik ve aynı yatakhanede
kalıyorduk ama fazla bir muhabbetimiz olmamıştı; merhaba merhaba, hepsi
o. Sonra bir gün, yani askerden sonra bir gün, Eminönü meydanında
kuşlara yem atıyordum ki, biri omzumu dürttü. Bir de baktım, Şaban.
Ayaküstü hal hatır muhabbetinden sonra kendi yolumuza gideriz diye
düşünmüştüm, ama öyle olmadı. Kendimizi Piyer Loti’de, bir zamanlar
harikulade bir manzara teşkil ettiği iddia edilen bataklığa bakıp çay
içerken buluverdik. Eee daha daha nasıldı? Köyden ayrılmaya karar
vermişti. Birkaç hafta önce İstanbul’a gelmiş, işe başlamıştı. Ne iş
yapıyordu? Serbest çalışıyordu. Yani tam olarak ne yapıyordu? Alım satım
gibi. Gibi. Bu konuyu daha fazla kurcalamamalıydım herhalde. Peki ben
nasıldım? iyiydim. Ben bir reklam ajansında metin yazarıydım askerden
önce, biliyordu değil mi? Yok, bilmiyordu. Öyleydim işte, askerden önce
bir reklam ajansında çalışıyordum ben. Ama şimdi bir televizyon programı
için metinler yazmaya başlamıştım. O ünlü şovmen vardı ya. ha
biliyordu, işte onun programda yaptığı esprileri ben yazıyordum. Pek
memnun değildim açıkçası. Olsundu, ekmek parasıydı. Doğru düzgün para
kazansaydım bari, o da olmuyordu ki. Bak eşek kadar herif, hâlâ annemle
yaşıyordum. Dert ettiğim şeye baktı. Şaban, Beşiktaş’ta Uç odalı bir ev
tutmuştu, ev kocamandı ve kirası da uygun sayılırdı, yarısını ödemeye
gücüm yeterse yanına taşınabilirdim. Hadi ya, ciddi miydi? Ama nasıl
olurdu? Teşekkür ederimdi ama vallahi dünyada olmazdı. Uzatmayaydımdı
yahu, neydi yani? O da İstanbul’u doğru düzgün tanımıyor, yalnızlık
çekiyordu. Arkadaşlık ederdik işte birbirimize. Dur ben bir düşüneyimdi.
Sahi telefonu kaçtı? işte asker arkadaşım Sabanın, bu hoş tesadüften
onbeş gün sonra ev arkadaşım oluşunun hikâyesi böyleydi.
İyi bir ev arkadaşıydı Saban. Fazla konuşmuyordu ama soğuk değildi,
düzenli ve titizdi ama benim dağınıklığıma aldırmıyordu, her sabah alaca
karanlıkta kalkıp namaz kılacak kadar dindardı ama bir kez bile
Müslümanlığın güzel erdemlerinden söz etliğini duymamıştım. Hem
enteresanlıgı bu gibi şeylerle sınırlı değildi. Diyelim, eve bir akşam
köydeki ailesinin gönderdiğini söylediği koca bir tulum peynir, bir
başka akşam suşi getirebiliyordu. Ya da yemekte bir şeyler okumak
istediğinde, tercihi Mesnevi de olabiliyordu bir seks dergiside. Üstelik
her iki materyali de aynı mesafeli ilgiyle inceliyor, her ikisinde de
birtakım satırların altını çiziyor ve korkarım bunu şaka olsun diye
yapmıyordu. Hasılı Şaban o güne kadar tanıdığım hiç kimseye
benzemiyordu. Tek tek bakıldığında az çok normal gibi görünen
özellikleri, bir araya gelince tuhaf bir bütün oluşturuyordu. Açıkçası
onu nereye yerleştireceğimi pek bilemiyordum, ama onunla birlikte
kendimi kesinlikle huzurlu hissediyordum. Bu her şeyden önemliydi.
Metin yazarlığını yaptığım programın yayından kaldırılması pek sürpriz
sayılmazdı. Ama bu öngörülebilir felaketin yeni evime taşındıktan sadece
bir ay sonra cereyan etmesi, beni çok kötü bir duruma düşürmüştü.
Şaban’a özürlerimle birlikte durumu açıklayıp evden ayrılmam gerektiğini
söyleyince, yüce gönüllü arkadaşım buna asla izin vermeyeceğini
belirtip hen yeni bir iş bulana kadar evin kirasını tek başına
ödeyeceğini söylemişti. Çok istiyorsam, bunu borç kabul edebilirdim. Ah
ben bu Şaban’m hakkım nasıl ödeyecektim?
Sonra bir akşam, işten kovuluşumun üzerinden aşağı yukarı bir mevsim
geçmişken, telefonumuz çaldı. O esnada Saban masada, çilek reçeli ve
hazır kek yiyerek eski bir Hayat dergisini incelemekte, ben ise ikinci
şarap şişem eşliğinde, kanlı gözlerle televizyondaki popüler talk-shovv
programlarından birine bakaraktan sövüp saymaktaydım, ikimiz de
faaliyetlerimize karşı tam bir konsantrasyon içinde bulunduğumuzdan,
telefona uzun sûre tepki vermedik. Sonunda Şaban telefonu yanıtladı ve
“Sana,” dedi.
Sandalyemi devirerek kalktım, gidip ahizeyi elinden aldım. “Buyrunuz?”
“Musa Bey?” Hoş bir seda. Bir hanımefendiye ait.
“Ta kendisi,” dedim beş parasız ve flörtöz.
“Sizi Gizli ajans’tan arıyoruz,” dedi karşımdaki, müjde verenlere özgü bir neşeyle.
“Pardon, nereden arıyorsunuz?”
“Gizliajans. Reklam ajansı, ismimizi duymuşsunuzdur belki?”
“Tabii tabii,” diye geveledim. İsim bana hiçbir şey ifade etmemişti.
Gerçi o kadar alkol aldıktan sonra annemin adını bile
hatırlayamayabilirdim, o da ayrı mevzu.
“Biz bir metin yazan arıyoruz ve uygunsanız sizinle bir görüşme yapmak istiyoruz.”
Heyecanlanmıştım. “Şu an… Pek uygun değilim aslında.”
Kadın bir kahkaha attı. “Şu an olması gerekmiyor. Ne zaman gelebilirsiniz?”
“Yarın. Yarın gelebilirim. Ama çok erken değil lütfen.” Sabah erkenden kalkıp kusmam gerekiyordu.
“Pekâlâ. Saat onbir nasıl?”
“Evet. Onbir olabilir.”
“Adresi veriyorum. Not edin lütfen.”
Ahizeyi elimle kapatıp Şaban’a seslendim. Kendisi derginin kapağındaki
bikinili kadının dişlerini karalamakla meşguldü. Şaban’a elimle not
almasını işaret edip telefondaki hanımefendinin verdiği adresi yüksek
sesle tekrar ettim, “Tamam. Ben kiminle görüştüm acaba?”
“E-hm, benim adım Mehtap ama siz Tuncay Bey ve Gürcan Bey’le görüşeceksiniz.”
“Evet tabii, affedersiniz. Kafam biraz şey de…”
“Tabii Şeytan Bey de orada olacak.”
Es… Es… Es… Kesinlikle yanlış işitmiştim. “Harika.”
“İyi geceler Musa Bey. Yarın görüşmek üzere.”
“Hayrola?” diye sordu Şaban ben telefonu kapattıktan sonra.
“Bir iş teklifi sanki?” dedim masadaki sandalyelerden birine çökerek.
“Bu saatte mi?”
Duvardaki saat dokuz buçuğu gösteriyordu. “Bir reklam ajansından aradılar. Onlar çalışır böyle geç saadere kadar.”
“Hayırlısı olsun. Ne zaman başvurmuştun?”
“Hiçbir zaman,” dedim kendime bir bardak daha şarap doldururken. “Öyle bir yere başvurduğumu hatırlamıyorum.”
“Duymuşlar demek ki,” dedi Şaban tevekkül dolu bir tavırla, bikinili
kızın omzunda balık tutan adam konulu bir karalama çalışması
sürdürürken. “Allah’ın işi işte.” “Ya,” diye onayladım. “Bilemedin,
meleklerinden birinin.”
* * *
Gizliajans, Aşmalı mescit’le tarihî bir vakıf binasında kuruluydu. Hani
yok pahasına kırkdokuz yıllığına kiralananlardan. Bu türden binaları
tutabilmek için insanın sağlam ilişkileri bulunması gerektiğini
duymuştum. Muhtemelen böyle bir şey yapmayı çok isteyen bir önceki
ajansımın sahibinden. Gizliajans başarmıştı ama bak bizimkinin
yapamadığını.
Devasa boyuttaki eski kapıdan girip güleryüzlü ve tombik güvenlik
görevlisine ismimi verdim. “Ooo Musa Bey, sizi bekliyorduk,” diyerek
masasının altındaki bir düğmeye bastı tombik güvenlik. Girişteki
asansörlerle aramda duran turnike biip diye bir ses çıkararak açıldı.
“Birinci kata çıkacaksınız.”
Süpersonik asansöre binince oraya girdiğim andan itibaren garipsediğim
şeyin ne olduğunu fark ettim; Soğuk. Bina çok soğuktu. Evet, dışarıda
yaz mevsimi yaşanmaklaydı ve havalar ziyadesiyle sıcak gidiyordu; ama
burada, iklim şartlarını insan bünyesine uydurmaya çalışmakla
açıklanamayacak kadar aşırı bir soğutma söz konusuydu. Acaba böylesi
çalışanların verimini mi yükseltiyordu?
Birinci katta asansörden inince kocaman, havalı sekreter masasıyla
karşılaştım, ikisi de birbirinden seksi iki esmer sekreter beni
gülümseyerek karşıladı. Bir önceki gece beni arayan bu ikiliden biri
olsa gerek diye düşündüm. Daha seksi ve sanki daha kıdemli görünene
yanaştım. “Mehtap Hanım?”
“Buyrun?”
“Ben Musa,” diye tanıttım kendimi, “iş görüşmesi için gelmiştim.”
“Bir dakika lütfen,” dedi Mehtap bir önceki gece yaptığımız konuşmayı
hiç hatırlamıyormuşcasına. Muhtemelen hatırlamıyordu da zaten. Sonra da
önündeki sofistike telefonun bir tuşuna bastı. “Musa Bey geldi efendim.”
Dört-beş saniye süren -ve bana çok manasız gelen- bir sessizliğin
ardından hoparlörden ince bir erkek sesi geldi. “Gönderin içeri
kendisini.”
“Sizi bekliyorlar,” dedi seksi, esmer ve kıdemli sekreter Mehtap, eliyle
kendi solunu işaret ederek. “Şöyle ilerleyin, paravanın sağına dönün,
karşınızdaki oda.”
Sözü edilen odanın önünde durup derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı vurdum. “Giriniz!” diye cırlak bir ses geldi içeriden.
Odaya girdiğimde karşılaştığım tabloyu tuhaf diye nitelemem herhalde
abartılı olmaz. Birbirine dikey konumda yerleştirilmiş iki masa ve bu
iki masada oturan iki adam bulunuyordu odada. Daha küçük ve girişe daha
uzak duran masa takım elbiseli, mahzun yüzlü bir adama aitti. Kırk
yaşlarında falan vardı herhalde. Alnı hafif kelleşmişıi ve gözlerinde
hüzünlü bir ifade vardı. Hatta ne hüzünlüsü, adamın gözlerinden düpedüz
yaşlar süzülüyordu. Mevcudiyetimin farkında bile degilmişçesine,
bakışlarını uzaklarda -ve aşağıda- bir yerlere dikmiş, sessiz sessiz
ağlıyordu. Daha büyükçe ve doğal olarak daha sorumlu kişiye ait olduğunu
tahmin ettiğim masanın üzerinde, parlak simsiyah tüylü bir kedi
uzanıyor; arkasında ise ince uzun, çekik gözlü tuhaf bir tip oturuyordu.
Eski püskü bir tişört ile garip bir şort giymiş, çoraplı ayaklarına da
kocaman mavi sandaletler geçirmişti. Masasında, artık içinde ne zıkkım
varsa, pipetli bir bardak ve ne hikmetse küçük bir de buz kovası
duruyordu. Ağlayan adamın aksine, bu sefil ile kedisi gözlerini bile
kırpmadan bana bakıyorlardı.
-Affedersiniz.” Bakışlarım ister istemez gözü yaşlı müstakbel amirime kayıyordu. “Ben daha sonra gelebilirim dilerseniz, ”
“Hayır hayır,” diyerek ayağa kalktı sandaletli sırık. -’Düşündüğünüz
gibi değil. Ben Tuncay, Ama Tuncay değil, dikkatinizi çekiyorum, Tuncay.
Hoşgeldiniz.”
“Musa,” diyerek onun elini sıktım, tedirgin bir biçimde diğer masaya yöneldim.
“Gürcan,” diye inledi diğeri, ama ne elimi sıktı ne de yüzüme baktı.
“Buyrun, şöyle oturun lütfen,” diyerek beni kendi masasının önündeki koltuğa buyur etti Tuncay Bey.
Gösterdiği yere oturdum. Boğazımı temizledim, sağa sola baktım. Ne
söylemem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu, O yüzden, aslında
korkunç bir yaratık olduğunu düşünmeme rağmen, “Aman ne şeker şey,”
diyerek kediyi okşamak üzere elimi uzattım. Allah’ın cezası hayvan nasıl
pıhladıysa, oturduğum yerden sıçrayarak elimi geri çektim. Betim benzim
atmıştı. Tuncay Bey hiçbir şey söylemedi, ama sanki yüzünde belli
belirsiz bir sırıtma peydahlanmıştı.
“Metin yazarısınız,” diye söze başladı Tuncay Bey,
“Öyle sayılırım, evet.”
“Güzel, Bizim de bir reklam yazarına ihtiyacımız var. Genel olarak basın
ilanları hazırlıyoruz. Bunun yanı sıra el broşürleri, föyler… Bunun
gibi şeyler. Televizyon reklamı yok denecek kadar az. Aslında şimdiye
kadar hiç televizyon reklamı yapmadık ama müşterimiz bütçesini artıracak
olursa bunu da düşünebiliriz…”
“Müşteriniz mi?” diye girdim araya. “Bir tane mi müşteriniz var yani?”
“En az sayıda müşteriye en kaliteli hizmeti vermek: Ajansımızın felsefesi budur.”
“En az sayıda, öyle mi?”
“En az sayıda. Düşünürseniz en kaliteli hizmeti sunmanın kaçınılmaz
sonucunun bu olduğunu fark edersiniz zaten. Her neyse, burası sizi fazla
ilgilendirmiyor. Mümkün olan en kısa zamanda işe başlamanızı
istiyoruz.”
Doğrusu şaşırmıştım. Beni geçmişim, eğitimim, hobilerim falan hakkında
bir sürü zırva soruya boğmayacaklar mıydı yani? Aslında gerek işverenin
gerekse işçi adayının manasızlığını baştan bildiği bu aşamayı pas
geçmeleri iyiye işaretti sanki. Peki olup bitenlere en ufak bir ilgi
göstermeksizin, katatonik bir pozisyonda masasında zırlamakta olan bir
patron neye işaretti? “Affedersiniz ama bir şeyi merak ediyorum,” dedim.
“Reklamcılık deneyimim çok az… Üstelik yaptığım en iyi işler de müşteri
baskısı falan yüzünden güme gittiğinden, ortada doğru düzgün bir
portföyüm de yok. Bu durumda, sorabilir miyim acaba neden ben?”
“İsminizi ‘İnleyen Saatler’ programının jeneriğinde gördük,” diye hiç
beklemediğim bir yanıt verdi Tuncay Bey”Çok seviyorduk biz onu. O
programdaki metinleri siz yazmıyor muydunuz?”
ister istemez güldüm. “Hay Allah! Vallahi bana sorarsanız o program tam
bir fiyaskoydu. Programın sunucusu yazdıklarımı mahvetmek için elinden
geleni yapıyordu. Her yayından önce metinlerdeki esprilerin neler
olduğunu ve nasıl okunmaları gerektiğini anlatmak için kırk saat
uğraşıyordum kendisiyle.”
“Ama biz yine de çok seviyorduk,” dedi Tuncay Bey buz gibi.
Ne diyebilirdim ki? “Ne diyebilirim ki,” dedim. “Teşekkür ederim.”
“Ücret konusunda ne düşünüyorsunuz?”
Doğrusu hiçbir şey düşündüğüm yoktu. Hızla ev kirasının ve kabaca mutfak
masrafının yansını hesaplamaya çaIıştım ve üzerine de üç-beş kuruş
harçlık koydum. Kendinden emin görünmeye çalışarak, “En az iki bin
lira,” dedim.
“En çok?” Az daha aptal gibi bu soruyu da yanıtlıyordum. Neyse ki Tuncay
Bey’in alaycı gülümsemesini fark edip tam zamanında sustum. Hakikaten
bir iş görüşmesinde “en az” şu kadar para istiyorum demek kadar budalaca
bir şey yoktu. “Pekala Musa Bey.” dedi Tuncay Bey. “Bu para uygun.
Dediğim gibi en kısa zamanda, mümkünse yarın sabah işe başlamanızı
isteriz. Saat dokuzda işbaşı yapıyoruz. Beşte paydos. Çok özel bir durum
olmadıkça bu saatten sonra ya da haftasonları çalışmanız gerekmiyor.”
Tuncay Bey kimseye danışma gereği duymadan beni işe alıvermişti.
Görünüşe bakılırsa Gürcan Bey’in orada bulunmasının tek nedeni, aynı
odayı paylaşıyor olmalarıydı. Sekreterin telefonda sözünü ettiği ve
hesapta görüşmede bulunacak üçüncü kişinin durumu neydi, onu hiç
bilemiyordum. Anlaşılan sekreterin ciddiyetinin aksine kimsenin fazla
takladıgı yoktu bu işe adam alma meselelerini. “Çok teşekkür ederim,”
dedim. “Yarın dokuzda buradayım.”
“Hayırlı olsun Musa Bey,” dedi Tuncay Bey. Ayağa kalkmak üzere koltuğunu
geriye doğru iterken âdettendir diye de, “Sizin sormak istediğiniz bir
şey var mı?” diye sordu.
“Evet,” diye hayal kırıklığına uğrattım sandaletlerin efendisini. Usulca
kıçım koltuğuna yerleştirdi yeniden. “Burası neden bu kadar soğuk?”
“Çünkü soğuk sağlıklıdır,” dedi Tuncay Bey büyük bir ciddiyetle.
“Hayattaki bütün kötülükler sıcaktan kaynaklanır. Neden daha uzun
yaşayan canlıların daha düşük vücut ısısına sahip olduğunu düşünmediniz
mi hiç? Ya da yüzyıllar sonra insanoğlu ölümsüzlüğün sırrını bulunca
tekrar hayata döndürülmek isteyen kimselerin, neden vücutlarını
yaktırmayı değil de dondurmayı tercih ettiğini?”